Open/Close Menu Kültür Rotaları Derneği

Troya Kültür Rotası İzlenimleri – Gün geçmiyor ki yeni bir yürüyüş rotası daha yürüyüş severlerin kullanımına açılmasın. Tabii açılan her yeni rota ile birlikte yürüyüşçüler de kendilerine sunulan bu güzergâhlarda yürümek için imkân yaratmanın yollarını arıyorlar.

Ben de yaz aylarını Çanakkale-Eceabat Seddülbahir köyünde geçiren bir yürüyüş gönüllüsü ve aynı zamanda Kültür Rotaları Derneği’nin bir üyesi olarak, Troya Kültür Rotası’nın hayata geçirildiğini duyduğumda hemen bu güzergâhta yürümek istedim.

Malum, bilenler bilir, bu tür rotalarda yürümenin en uygun ve en güzel zamanı ilkbahar aylarıdır. Bu aylar çoğu yürüyüşçü için, hele de benim gibi kamp yüküyle yürüyenler açısından, en ideal zamanlardır. Yürürken sıcaktan bunalmaz, çok fazla terlemezsiniz; geceleri çok soğuk olmaz, ayrıca eğer serin suya girmekten yana bir derdiniz yoksa deniz kıyısından geçen rotalarda denize bile girebilirsiniz. Yine bilenler bilir, uzun bir yürüyüş gününün ardından yorgun bedeni ve özellikle de yorulmuş ayakları kendine getirip dinlendirmek için serin bir denizden daha iyisi yoktur.

 

 

 

 

Önceleri ben de bu düşüncelerle Troya Kültür Rotası’nı ilkbahar aylarında yürümeyi planlamıştım. Daha sonra ilkbahara kadar sabredemeyeceğimi ve bir an önce bu rotayı yürümem gerektiğini düşünüp, yürüyüşümü Ekim ayı başında yapmaya karar verdim. Böylece hem yaz aylarının kavurucu sıcaklarını geride bırakmış olacaktım hem de havalar daha tam soğumadığı için denize girme fırsatını kaçırmamış olacaktım. Tabii evdeki hesap çarşıya uymadı ve Ekim ayının başında yaklaşık bir hafta süren sağanak yağışlı hava, yürüyüşe çıkmamı biraz geciktirdi. Hava açarak yürüyüşe uygun hale geldiğinde, takvimler 9 Ekim’i gösteriyordu. Ben de güneşli bir 9 Ekim günü Troya Kültür Rotası’nı yürümeye başladım.

Rota, dünyaca ünlü Time Dergisi’nin 2019 Eylül ayında hazırladığı “Dünyanın 100 Muazzam Yeri” seçkisinde Türkiye’den yer verilen tek mekân olan ve aynı zamanda 2020 Avrupa Yılın Müzesi ödülü adayı Troya Müzesi önünden başlıyor. Hal böyle olunca müzeyi gezmeden adında “Troya” olan bir yürüyüş güzergâhında yürümemek gerekiyor. Ancak aynı gün içinde hem müzeyi gezip hem de yürüyüşe başlamak isteyenlere bu işe epey erken bir saatte başlamalarını tavsiye ederim. Zira müzeyi layıkıyla gezmek için en az 2-2,5 saat ayırmak lazım.

Güneşin 18.45’de battığı bir günde, benim gibi saat 11.30’ta müzeye girip son derece hızlandırılmış bir tur yaparak 1,5 saat sonra müzeden ayrılırsanız, önünüzde yürünecek 18 km yol ve havanın kararmasına sadece 5,5 saat kalmış oluyor. Bu da gün batmadan çadırınızı kurup yerleşebilmeniz için epey hızlı yürümeniz gerektiği anlamına geliyor.

Müze sonrası rota, sırasıyla Çıplak ve Kalafat köylerinden ve Batak ovasından geçerek Yeniköy’e uzanıyor. Rotanın başlangıcından Yeniköy’e kadar olan kısmında genellikle düz yollardan gidiliyor ki bu da ilk gün için fazlaca güç sarf etmeden hedefe ulaşmanıza olanak sağlıyor.

Batak ovasını ikiye bölen Karamenderes ya da antik zamandaki adıyla Skamander nehri yağışların bol olduğu aylarda taşarak rotanın üzerinden geçtiği civardaki tek köprüyü sular altında bırakabiliyormuş. Yürüyüş başlangıcından önceki hafta yağışlı geçtiği için açıkçası benim de köprünün su altında kalıp kalmayacağına dair endişelerim vardı. Neyse ki rotanın resmi internet sayfasında ve cep telefonu uygulamasında nehrin taşarak köprüden geçişi imkânsız kıldığı zamanlara ait uyarılar yayınlanıyor. Ben köprüden geçerken Karamanderes nehri usul usul akıyordu ve bana bir zorluk çıkarmadı.

 

 

 

Yürüyüşün ilk gününü Yeniköy limanının hemen yakınında, yanı başında akan bir çeşmenin olduğu deniz kıyısındaki kamp yerinde tamamladım. Sol yanda Bozcaada’nın sağ yanda ise Gökçeada’nın yer aldığı, Ege Denizi’ne batan güneş manzarası ise günün tüm yorgunluğunu unutturuyordu.

Ertesi günün güzergâhı Yeniköy’den başlayıp sırasıyla Üvecik ve Bozköy’den geçerek Geyikli’ye varıyordu. Bu da, rota üzerinde yavaş yavaş antik yerleşimlerin kalıntılarını görebileceğiniz anlamına geliyor. Her ne kadar tam yanından geçmese de rotanın başlangıcında, Beşik-Yassıtepe olarak adlandırılan mevkide Achilleion’u (Akhilleus’un Yeri), Beşik-Sivritepe olarak adlandırılan mevkide de Akhilleus Tümülüsü’nü uzaktan görebilirsiniz. Rotanın devamında Üvecik’e gelmeden önce Üvecik Tepe mevkiinde Caracalla Tümülüsü (Festus Mezarı)’nü, Bozköy’ü geçtikten sonra da Troas Bölgesi’nde, Troya dışındaki en büyük ve önemli yerleşme olduğu düşünülen Hanaytepe’yi görme imkânınız var.

 

 

Rotanın ilk kısmında, aslında Yeniköy’e giderken kullandığınız yolu, Yeniköy’den Üvecik’e giderken geri gidiyorsunuz. Ertesi gün yola çıktığımda, ben de bu bilgime ve ilk günkü güzergâh tecrübeme dayanarak işaretlere ve GPS kayıtlarına çok fazla dikkat etmeden yürüdüğüm için rotadan biraz sapmışım. Bunu fark ettiğimde biraz kendime kızsam da bu sapma ile Beşik-Sivritepe olarak adlandırılan mevkiye ve dolayısıyla Akhilleus Tümülüsü’ne biraz daha yaklaştığımı görünce üzüntüm yerini sevince bıraktı. Vaktim daha çok olsaydı sırt çantamı bir kenara koyup tümülüsü daha yakından incelemek isterdim. Ama önümde yürünecek daha çok yol olması nedeniyle bunu yapamayıp yola devam etmek zorunda kaldım.

Rotanın devamında ilgi çeken diğer bir yer de Cezayirli Hasan Paşa Köşkü ya da ondan geriye kalanlardı. Burası aynı zamanda yürüyüşün başladığı Tevfikiye’den gelen yolun Yeniköy’e ve Üvecik’e giden iki ayrı kola ayrıldığı sapak noktası. Dolayısı ile köşkten geriye kalan gözetleme kulesini hem Yeniköy’e giderken hem de Yeniköy’den gelip Üvecik’e giderken görüyorsunuz. Tüm harabiyetine rağmen kulenin oldukça fotojenik olduğunu söyleyebilirim.

 

 

Sabah 9.00’da yola çıkarken Yeniköy’den sonra peşime irice bir köpek takılmıştı. Kulakları tahminen başka büyük köpekler saldırmasın diye kesilmiş olan bir köpek Üvecik’e kadar beni takip etti. Ben ne zaman mola versem o da duruyor, ben ne zaman yürürsem o da arkamdan- ama çok çekingen olduğu için hep belli bir mesafe uzaktan- beni takip ediyordu. Zavallı köpek 12 km boyunca benimle yürüdü. Üvecik’te birkaç parça salam satın alıp köpeğe verdim ama ürkekliğinden onları bile yemedi. Daha sonra sanırım aç biilaç yürümekten sıkılmış olacak ki peşimden gelmeyi bıraktı.

Üvecik’te bir kahvehanede verdiğim molada kahveci benimle çok ilgilendi. Çay ısmarladı, nereden gelip nereye gittiğimi sordu. Sonraki günlerde göreceğim yöre insanları arasında bana en çok ilgi gösterenlerden biriydi bu Üvecikli kahveci.

Üvecik’ten sonraki durak Bozköy’dü. Bozköy’ün köy kahvesine vardığımda ortalıkta iki amcadan başka kimse yoktu. Zeytin toplama zamanı olduğu için köylülerin çoğu zeytinliklerde, bir kısmı da tarlalarında çalışıyorlarmış. Kahvedekiler de bana çay ısmarlayıp, her zamanki gibi nereli olduğumu, nereden gelip nereye gittiğimi sordular. Üvecik’tekilerin aksine buradakiler Troya Kültür Rotası’ndan haberdarlardı ve daha önce de birkaç grup insanın benim gibi yürüyerek oradan geçtiğini söylediler. Ayrıca rotayı oluşturanlardan birisinin de o köyden olduğu bilgisini verdiler. Yola devam etmek için hareketlendiğimde arkamdan yanlış yöne gittiğimi, Geyikli’nin diğer tarafta olduğunu bağırdılar hararetle. Nedense yerli halk rotanın hep araba yolundan gittiğini düşünüyor, farklı bir güzergâh takip edilerek de gidilecek yere varılabileceğini kabullenemiyorlardı. Her zamanki gibi farklı bir rotayı takip ettiğimi söyleyerek onlara teşekkür ettim ve oradan ayrıldım.

 

 

 

 

 

Geyikli’ye vardığımda saat 18.30’u gösteriyordu. Wikiloc kayıtlarımı kontrol ettiğimde o güne kadar yapmış olduğum tüm yürüyüşler içindeki en uzun yolu yürüdüğümü hayretle gördüm:  Bir günde yaklaşık 28 km yürüyerek kendi rekorumu kırmıştım. Troya yolu beni benden almıştı. Yürüdüğüm kilometrelerin farkına varamadığım uzun bir yürüyüş gününü, Geyikli Merkez Otel’de sonlandırdım.

Üçüncü günün rotası Geyikli’den başlayarak Dalyan yakınlarındaki Alexandria Troas’tan geçerek Akçakeçili’de son buluyordu. Güzergâh üzerinde bulunan Alexandria Troas antik kenti de rotanın en dikkate değer yeriydi. Geyikli’den yola koyulduktan hemen sonra peşime yine bir köpek takıldı. Ama bu seferki gayet bakımlı duran, başka köpekler ısırmasın diye boynunda dikenli bir tasması olan bir köpekti. Tasması olduğu için sahipli bir köpek olduğunu düşündüm. Köpeklerin yürüyüp gidenlerle birlikte gitme alışkanlıkları olduğunu İstanbul’da yaptığım yürüyüşlerden biliyorum. Bu durum sanırım iz sürme içgüdülerinden kaynaklanıyor. Sonradan adını Diken koyduğum bu köpeğe hiç ilgi göstermememe rağmen sanırım bu içgüdüyle beni izlemeye devam etti. Kâh benden çok ileriye gidiyor, kâh yanımda yürüyor, bazen de arkamdan geliyordu. Özellikle yorulup yavaşladığım zamanlarda bacaklarımın dibinden ayrılmıyor hatta bazen adım atmama bile engel oluyordu.

Diken, yolda gördüğü her su birikintisine, çeşmeye, yalağa tüm vücuduyla giriyor, hem su içiyor hem de bir nevi banyo yapıyordu. Birkaç kere saklanarak, ya da farklı bir yola girerek ondan kaçmaya, kendimi kaybettirmeye çalıştım ama her seferinde beni bulup benimle yürümeye devam etti. Bir noktadan sonra ondan kurtulmaya çalışmaktan vazgeçtim ve yanımda yürüyerek bana eşlik etmesi hoşuma bile gitmeye başladı.

 

 

 

Güzergâh üzerinde, Dalyan yakınlarında kırmızı renkli bir gölden ve antik limandan bahsediliyordu. Ancak oraya yaklaştığımda, rotanın bahsedilen yerlerin yaklaşık 2 km uzağından geçtiğini gördüm. Gölü ve antik limanı görmek için rotadan saparak, gidiş geliş toplamda 4 km ekstra yol yapmak gerekiyordu. Her ne kadar bir önceki gün 28 km yürümüş olsam da üçüncü günün 22 km’lik rotasını 4 km daha uzatacak gücü kendimde bulamadım ve bu bahsedilen yerleri görmeden yürüyüşüme devam ettim.

Yine aynı güzergâh üzerinde olmasına rağmen göremediğim diğer bir yer ise Alexandria Troas antik kentinin esas yerleşimlerinin bulunduğu kısmı oldu. Antik kentteki heybetli Atticus Hamamı’nı görsem de yerleşimlerin bulunduğu alan ziyarete kapalı olduğu için oraları göremedim.

İlk gün yürüyüş bitiminde Yeniköy’de denize girmiştim ve yine denize girmek istiyordum. Üçüncü günün rotası Aktaş burnu yakınında denize çok yakın bir konumdan geçiyordu ve sonrasında beşinci güne kadar rota bir daha deniz kenarına inmiyordu. Dolayısı ile Aktaş burnu civarı benim deniz molası vermem için en uygun yerdi. Ben de rotamdan küçük bir sapma yaparak öğlen vakti deniz molası verdim.

Deniz molasından sonra tekrar yola koyuldum ve sabahtan akşama değin yaptığım 22 km’lik toplam yürüyüş sonunda Akçakeçili’ye vardım. Tabii Diken de benimle birlikteydi. Akçakeçili köyüne yaklaşık 700 m kala, akan bir çeşmenin yanında çadırımı kurdum. O ana kadar hiç rüzgâr yokken hafiften bir rüzgâr esmeye başladı. Günün yorgunluğu ve sıcak havanın verdiği bunaltıya karşılık bu hafif rüzgâr ilaç gibi geldi. Hemen yemeğimi yedim ve yemeğimden bir parça da Diken’e vererek yatmak için çadıra girdim. Ancak güneşin batması ile birlikte şiddetini arttıran rüzgâr gecenin ilerleyen saatlerinden sonra iyiden iyiye fırtınaya döndü. Çadırımın kazıklarını, ağırlıktan tasarruf etmek amacıyla yanıma almamıştım. Rüzgârın şiddetine karşılık çadırı yerinde tutan şey ise kendi ağırlığım ile çadırın içindeki malzemelerdi. Çantamın ağırlığı, içindeki eşyalarımla birlikte 20 kg civarındaydı. Ben de yaklaşık 80 kg olduğum için çadırın içerisinde toplamda 100 kg’lık bir ağırlıkla rüzgârda uçup gitmemek için mücadele ediyordum. Bir noktadan sonra çadırda oturur vaziyette durup ayaklarım ve ellerimle çadırı destekleyip uçmasını engeller hale geldim. Çadırdan çıkıp dışarıya adım attığım anda çadır uçup gidecekti. Bu yüzden köye yardım istemeye bile gidemedim. Yapabildiğim tek şey topladığım taşlarla çadırın sağını solunu içeriden desteklemek, el ve ayaklarımla direk vazifesi görerek çadırı yerinde tutmak ve çadırın yırtılmaması için dua etmekti. Böylece çadırı yerinde tutmaya çalışarak gözümü kırpmadan sabahı sabah ettim. Böylece kamplı yürüyüşlerimde geçirdiğim tüm geceler içinde bu yaşadığım gece, en kötü ilk üç gece arasında ilk sıradaki yerini aldı.

 

 

Sabah olduğunda rüzgâr tam olarak kesilmese bile şiddeti biraz azalmıştı. Çadırdan dışarı çıkar çıkmaz aklıma Diken geldi. Diken’in geceki fırtına sonrasında köye giderek kendine korunaklı bir yer arayacağını düşünmüştüm. Ama çadırdan çıktığımda gördüğüm manzara karşısında ne kadar yanıldığımı ve Diken’in bana ne kadar bağlandığını anladım: Diken çadırımın arkasında toprakta kendisine bir çukur kazmış ve geceyi orada geçirmişti ve çadırdan çıktığımda yattığı çukurun içinden bana kuyruk sallıyordu.

Sabah kahvaltımı da Diken ile paylaşarak yeniden yola koyuldum. Dördüncü günün güzergâhı, diğer günlere göre daha kısa sayılabilecek toplamda 17 km’lik bir güzergâhtı. Bazen Diken önde ben arkada, bazen de ben önde Diken arkada, önce Alemşah, sonra Tavaklı ve en son da Çamiçi köylerinden geçerek Kösedere’ye vardım.

Alemşah’a vardığımda köy kahvesi kapalı ve etrafta kimsecikler yoktu. Sonradan köylü bir genç geldi ve gündüzleri kahvenin kapalı olduğunu ancak akşamüstü ve geceleri açıldığını söyledi. Köydeki herkes zeytinliklerde çalışıyormuş.

Alemşah’tan sonra Tavaklı’da da mola verdim. Tavaklı’da kahvede insanlar vardı ancak benimle ilgilenen olmadı. Kimse bana herhangi bir soru sormadı.

Çamiçi köyü daha doğrusu mahallesi de insanların etrafta olmadığı bir yerdi. Telefonumu şarj etmek ve aynı zamanda bir mola vermek amacıyla rotadan sapıp Çamiçi mahallesine vardığımda sadece yaşlı bir teyze ile karşılaştım. Kahvehanenin nerede olduğunu sorunca teyze “Kahve kapalı, herkes tarlada kimse yok” diye yanıtladı beni. Priz bulmak umuduyla camiye doğru yönelince köyün imamını gördüm.  İmamla konuşup, biraz dinlendikten ve telefonumu şarj ettikten sonra tekrardan yola koyuldum. Yön levhasında fotoğraf çekerken, imam koşarak arkamdan yetişti ve yanlış yöne gittiğimi söyledi. Kösedere’ye inen yolun oradan olmadığını söyleyince, farklı bir rotayı takip ettiğimi söyleyerek teşekkür ettim ve oradan ayrıldım. Her ne kadar insanlara kırmızı-beyaz işaretleri takip ettiğimi, normal yoldan gitmediğimi söylesem de her seferinde insanlar beni araç yoluna yönlendirmek istedi. Kendilerince yardım etmek istiyorlardı ama bu tür bir yürüyüş rotasının ne demek olduğunu bilmedikleri için bu çabaları bir işe yaramıyordu. Bu düşüncelerle yola devam ettim. Çamiçi mahallesinden Kösedere’ye inen yol gerçekten de Troya Kültür Rotası’nın görsel açından en güzel bölümlerinden birisiydi. Işık ters açıda olsa da oralarda güzel kareler yakalamayı başardım.

Günü Kösedere köyünde tamamladım. Diken de hala benimle birlikteydi. Köy meydanındaki caminin hemen yanındaki kahvehanede oturup muhtarı sordum. Amacım orada kalacak bir yer ayarlaması için muhtarla konuşmaktı. Muhtar köyde olmadığı için yerine ihtiyar heyetinden birisi geldi. Meydanın hemen yanındaki konteynırdan yapılma odada kalabileceğimi söyledi. Caminin tuvalet ve duşundan istifade edip, odada yatabilecektim. Bir gece önceki çadır faciasından sonra bana sunulmuş bu imkân, benim için beş yıldızlı otel anlamına geliyordu.

Gerçekten de camide sıcak su akan bir duş vardı. Yemekten önce yıkanıp rahatladım. Yakındaki marketten Diken için yiyecek bir şeyler aldım. O gece hem benim için hem de Diken için çok güzel bir gece oldu. Ben konteynır odamda, Diken de odanın kapısının dibinde geceyi geçirdik.

 

Beşinci günün rotası, Kösedere’den sonraki etabı genellik düz devam eden, Gülpınar’a doğru biraz dikleşen görece olarak kolay bir rota idi. Arada geçilen herhangi bir köy ya da başka yerleşim yeri yoktu. Ayrıca bu etapta son kez deniz kıyısına yakın bir rotadan ilerleniyor ve daha sonraki günlerde rotanın bitimi olan Assos’a kadar hep karadan gidiliyordu. Bu yüzden yine öğle vakti son kez bir deniz molası yapmaya karar verdim.

Kösedere’den yola çıkar çıkmaz peşime iki tane daha köpek takıldı. Diken’e ilaveten Husky cinsi bir köpek ile yavruları olduğu belli olan dişi bir sokak köpeği benimle beraber yürümeye başladı. Bir gün önce alışveriş yaptığım marketin sahibi köy çıkışında beni gördüğünde “Köpekleri üçlemişsin” diyerek gülmeye başladı. Yolun bundan sonrasına, Gülpınar’a kadar, üç köpekle devam ettim. Köpekler birbiriyle de iyi anlaşıyorlardı. Bazen oyun oynayarak, bazen koşarak benimle birlikte yürümeye devam ettiler.

Troya Kültür Rotası’ndaki son deniz molamı üç köpek eşliğinde, Larisa antik kentinin var olduğu varsayılan bir bölgenin kıyısında verdim. Köpekler denize girmekten son derece memnundular. Bu kısa moladan sonra Roma Köprüsü’ne doğru yola devam ettim.

Gülpınar’a giden yol üzerinde tarlalar arasında kalmış antik Roma köprüsü görülmeye değer bir eserdi. Köprüyü ilk gördüğüm nokta ile köprü arasında 300-400 metre mesafe vardı. Köprüyü daha yakından görebilmek ve fotoğraf çekebilmek için sırt çantamı bir yere bırakıp, tarlaların arasından geçerek köprünün yanına gittim. Tabii köpekler de benimle birlikte geldiler. Köprüde köpeklerle birlikte çok hoş fotoğraflar çektikten sonra geri dönüp yola devam ettim. Bir müddet sonra rotanın köprünün dibinden geçtiğini görünce kendi kendime çok güldüm. O kadar zahmeti boşuna çekmiştim. Hiç ara vermeyip doğrudan yola devam etseydim zaten köprünün olduğu yere gelecektim.

20 km’lik güzergâhı tamamlayıp Gülpınar’a vardığımda güneş batmak üzereydi. Gülpınar daha turistik bir yerdi. Kalınacak pansiyonlar, yemek yenilecek restoranlar vardı. Kalacak bir yer ararken, beldenin girişindeki bir markettekiler Hektor pansiyonu tavsiye edince ben de doğruca oraya gidip kalacak bir oda istedim.

Odama yerleşip pencereden dışarıya baktığımda Diken’in pansiyonun karşısındaki kaldırıma oturup beklediğini gördüm. Sıcak bir duş, güzel bir yemek, düzgün bir yatak ve ardından gelen uyku ile o günü de tamamladım.

Sabah kalktığımda ilk işim pencereden bakmak oldu. Diken’in hâlâ orada olup olmadığını merak ediyordum. Pencereden baktığımda Diken’i göremedim. Köpekli günlerim sona ermişti ama ben Diken’i çok özleyecektim. Kahvaltı yapıp altıncı günün sabahında tekrar yola koyuldum.

Rotaya göre bir sonraki 12 km’lik etap Gülpınar’dan sonra Kocaköy’den geçerek Bademli köyünde son buluyordu. Son etap ise Bademli’den sonra Koyunevi, Bektaş ve Koruoba’dan geçerek 23 km sonra ya da Korubaşı’ndan geçerek 24 km sonra Assos’a varıyordu. Bu durumda altıncı gün az bir yürüyüş ile bitecek, yedinci ve son güne daha uzun ve daha zorlu bir etap kalacaktı. Son günün etabını daha yürünebilir kılmak için altıncı gün Bademli’den sonra Bektaş’a kadar yürümeye karar verdim.

Gülpınar çıkışında Apollon Smintheus antik kenti yer alıyordu. Bu antik kenti daha önce gezdiğim için burada vakit kaybetmeden yola devam ettim. Rota giderek yükselen bir güzergâhı takip ediyordu. Bademli’de deniz seviyesinden 300 m yükseğe çıkılıyordu. Rota üzerinde hem Kocaköy’de hem de Bademli’de mola verdim. Her iki yerde de köy kahvesindeki insanlar benimle hiç ilgilenmedi. Diğer yerlerin aksine ne nereden geldiğimi soran oldu ne de nereye gittiğimi. Demek ki bazı yörelerin insanı meraklı olurken bazı yörelerde dışarıdan gelenler çok ilgi çekmiyor. Belki de gelen yabancıları sorularıyla rahatsız etmek istemiyorlardır; kim bilir?

23 km’lik bir yürüyüş ile günün sonunda Bektaş köyüne vardım. Daha doğrusu köye 500 m kala bir yerde yürüyüşü bitirdim. O noktada karşılaştığım köyden bir çoban, köy yakınında çeşme ve çadır kurulabilecek bir yer olmadığını söyleyince köye gitmekten vazgeçtim ve hemen orada çobanın gösterdiği antik bir kuyunun yanında çadır kurdum. Çobanın verdiği kova ile kuyudan su çekerek ve tabii ki çektiğim suyu kaynatarak su ihtiyacımı karşıladım. Orada kamp yapmamın ödülü ise geceki enfes dolunay manzarası ile ertesi sabahki Bektaş köyü üzerinden doğan muhteşem güneş manzarası oldu.

 

Yedinci günün sabahında karışık duygular içindeydim. Hem o gün yürüyüşü bitirerek Assos’a varacak olmanın heyecanını yaşıyordum hem de yedi günlük bu maceranın sonuna yaklaşmanın hüznünü hissediyordum. Bu duygularla yola koyuldum.

Bu etapta beni en çok zorlayan bölüm Koruoba’dan sonra tarlaların bitip, taşlık ve makilik alana girildiği ve deniz kıyısına paralel olarak sırttan yüründüğü kısım oldu. Buradaki işaretlemeler bir şekilde karışmış ya da silinmişti. Bu noktalarda cep telefonundaki GPS uygulaması da çalışmaz oldu. Sürekli bir zikzak halinde ilerleyen rotanın bazı bölümlerinin dümdüz ilerlemek varken neden bir sağa bir sola kıvrıldığını anlayamıyordum. Bu manevralar sırasında işaretler kaybolduğu için bir ileri iki geri şeklinde ilerlemeye çalışmak, yüzümden hiç eksik olmayan yakıcı güneşin altında beni epey zorladı. Hatta Assos kazı evine 200 m kala rotayı iyice karıştırdığım yerde kendimi tutamayıp “Yeteeer!” diye avazım çıktığı kadar bağırdım.

Ayrıca yine bu bölüm, rota kitapçığında anlatıldığı gibi mültecilerin kaçak olarak Midilli’ye geçmek için kullandıkları yollardan geçiyordu. Etrafta mültecilerden kalan kıyafetler, ayakkabılar, yiyecek-içecek kapları, ambalaj atıkları vardı. Uyumak için kartondan yapılmış döşekler, battaniyeler her taraftaydı. Boğulmamak için takılan can yelekleri etrafa saçılmıştı.

Sırtımda yiyecek-içecek ve çadırım, üstüm başım yedi günlük yürüyüşten perişan bir halde buralarda yürürken ben de kendimi yurtdışına kaçmaya çalışan bir mülteci gibi hissettim. Orada yürürken onların nasıl zor şartlar altında umuda yolculuk ettikleri ya da etmeye çalıştıkları, ister istemez sizi de etkisi altına alıyor. Denizde sefer yapan sahil güvenlik botunu görünce sanki beni izliyorlar hissine kapılmamak mümkün değildi; her an bir yerden bir güvenlik görevlisi ya da jandarma çıkıp orada ne işim olduğunu soracakmış gibi geldi. Bu duygular içinde 17 km’lik bu son etabı da tamamlayarak kendimi Assos Kazı Evi’nin önünde buldum. Bir hafta önce Tevfikiye Köyü’nde başlayan Troya Kültür Rotası bir hafta sonra Assos Kazı Evi önünde son bulmuştu.

Kim bilir antik dönemde bu yollardan kimler gelmişti kimler geçmişti? Geçmişin izlerini takip etmek, o zamanlarda yaşayan insanları düşünmek, onların gezdiği yerlerde gezmek, dokundukları duvarlara dokunmak insana tarifi zor hisler yaşatıyor.

O zamanlardan binlerce yıl sonra aynı topraklar üzerinde yine insanlar yaşıyor, insanlar yürüyor, insanlar geziyor. Siz de gidin, sizden öncekiler nasıl yaşamışlar, neler yapmışlar, bugünkü insanlar neler yapıyor, nasıl yaşıyorlar kendi gözlerinizle görün.

İster benim yaptığım gibi sırt çantasıyla tamamını, isterseniz günübirlik parçalar halinde bazı bölümlerini yürüyün ama mutlaka Troya Kültür Rotası’nı kendiniz deneyimleyin. Hem belli mi olur, bakarsınız Diken de size eşlik eder, ne dersiniz?

Başka rotalarda karşılaşmak ümidiyle yolunuz açık, kırmızı-beyaz işaretleriniz hep görünür olsun…

 

Oytun Güventürk

Ekim 2019

Troya Kültür Rotası

 

 

  1. Mart 9, 2023

    Auqewaeq Nofeyuyud fbb.mxuy.cultureroutesinturkey.com.dwf.nx http://slkjfdf.net/

  2. Mart 10, 2023

    Upoxel Uzalire bkt.jfvu.cultureroutesinturkey.com.pip.ir http://slkjfdf.net/

  3. Kasım 3, 2023

    169854 972877Hmm is anyone else experiencing issues with the images on this weblog loading? Im trying to find out if its a dilemma on my finish or if it is the blog. Any feed-back would be greatly appreciated. 530742

  4. 890606 951879Enjoyed examining this, extremely very good stuff, thanks . 243969

  5. 139677 334097I love the look of your site. I lately built mine and I was looking for some design suggestions and you gave me several. Might I ask you whether you developed the website by youself? 919453

  6. 569116 691901I recognize theres lots of spam on this site. Do you need support cleansing them up? I may support among courses! 472200

  7. Nisan 12, 2024

    882202 569551Perfect just what I was searching for! . 758385

Write a comment:

*

Your email address will not be published.